Boş Tuval ve Ötesi / Vassily Kandinsky

Boş tuval. Görünürde: gerçekten boş, suskun, kayıtsız. Neredeyse tekdüze. Gerçekte: binlerce hafif sesle dolu gerilimler, sabırsız. Zora başvurabileceği için biraz ürkek. Ama uysal. Kendisinden istenen her şeyi seve seve yapıp, yalnızca güleryüz bekler. Çok şeyi taşıyabilir, ama her şeye katlanmaz – doğruyu güçlendirir, ama yanlışı da. Ve hiç acımadan yanlışın suratını yiyip bitirir. Yanlış sesi cırtlak yaygaraya dönüşecek denli güçlendirir – katlanmak olası değil.

Harikadır boş tuval – bazı resimlerden daha güzel.

En Yalın Öğeler. Düz çizgi, düz ve dar yüzeyler: sert, direşken, acımasızca kendini savunan, görünürde “elbetteliği olan” – tıpkı önceden yaşanmış bir yazgı gibi. Bundan başka bir şey değil. Bükük, “özgür”: titreşen, sakıngan, alttan alan, “esnek”, görünürde “belirsiz” – tıpkı bizi bekleyen yazgı gibi. Başka olabilirdi ama olmuyor.

Sert ve yumuşak. Bunların bireşimleri – sınırsız olasılıklar.

Her çizgi “Ben buradayım!” der. Direnir, konuşan yüzünü gösterir – “Kulak ver! Kulak ver gizime!” Harikadır bir çizgi.

Küçük bir nokta. Birçok küçük nokta, şurada az, biraz daha küçük; orada az, biraz daha büyük. Tümü birbirinin içine geçmiş, ama devinim içindeler. Koroda birçok küçük gerilim sürekli yineler: “Kulak ver! Kulak ver!” küçük bildiriler koroda güçlenirler – büyük “evet”e.

Siyah çember – Uzaklaştırılmış gök gürültüsü, görünürde kayıtsız, kendi başına bir dünya, bir “kendi içine karışma”, çarçabuk tamamlanma. Ağır, soğukkanlı söylenen bir “Ben buradayım”.

Kırmızı çember – sağlam oturur, bulunduğu yeri korur, kendi içinde derinleşmiştir. Ama tüm öteki yerlere de sahip olmak istediği için aynı zamanda gezinir –böylece tüm engelleri aşıp, en uzak köşelere dek ışık saçar. Şimşek ve gök gürültüsü birlikte. Tutkulu bir “Ben buradayım!”

Harikadır çember.

Ama en harika olan şudur: tüm bu sesler, daha çok, pek çok başkasıyla birlikte (gerçekten çok sayıda biçim ve renk vardır) tek bir şeyde toplanırlar –tüm resim tek bir “Ben buradayım” olmuştur.

Sınırlama, “tamah”, müthiş varsıllık, “savurganlık”, şimşek sesi, sivrisinek vızıltısı. Bunların arasında yer alan her şey. Yere basıp, olasılıkların son sınırına varmak için binlerce yıl kısa bir zaman dilimiydi. Zemin kesinlikle yok ortada. 25 yıldan beri bu “soyut” şeylerle uğraşıyorum. Daha savaş öncesi şimşek sesi, sivrisinek vızıltısını sevip kullanmıştım. Ama ses düzeni “dramatik” idi. Patlamalar, çarpışan lekeler, umutsuz çizgiler, püskürme, çınlamalar, farklı yönlere uçuşlar – yıkımlar. Tüm öğeler, yapı, hatta teknik açıdan her bir fırça darbesine kadar ne varsa, hepsi bu “dramatik” amaca bağımlıydı. Yitik denge, ama batış değil. Her yerde dirilişin önsezisi – serin dinginliğe kadar.

1914 yılından itibaren içimde bir “serin dinginlik” isteği doğdu. Katıyı değil, ama serini, çok serini istiyordum. Kimi zaman buz gibi soğuk. Deyim yerindeyse, kor gibi sıcak, ama içi donmuş, Çin hamur işinin tersi. Tersini istiyordum. (ve bugün hâlâ bağlıyım buna!) – buz gibi soğuk bir kabuğun altında kızgın sıcaklıkta “iç”.

Örtme. Binlerce örtüş vardır. Daha 1910 yılında “dramatik kompozisyon”u “cana yakın” renklerle örttüm. Bilinçsizce oluşur bu; “acı” bir patlama sesinin karşısına biraz “tatlı”, “sıcak”a “serin” koyup, “olumlu”ya da biraz “olumsuz” damlatarak.

“Soğuk” dönemimde kızgın renkleri sert, serin, “hiçbir şey demeyen” renklerle frenledim sık sık. Kimi kez buzun altından kaynar su akar – doğa, yüzeyselleşip ölmeden karşıtlarla “çalışır”. Doğaya yalnızca akraba olmakla kalmayıp, onun yasalarına sevinçle boyun eğen sanat da böyledir. Bu yasalara boyun eğip, onun akıllı buyruklarını keşfetmek – sanatçının en büyük sevincidir bu.

İnsanoğlu, gerçekte “anlaşılmak”tan çok “yanlış anlaşılır”. Sıkça yaşadım bunu, ama hiçbir zaman “soğuk” dönemimde olduğu denli belirgin değil; bazı dostlarım sırtlarını döndüler o sıralarda. Ama buz (resmi değil, yanlış anlaşılmak) nasılsa eriyecekti; biliyordum bunu. Belki bugün biraz erimiştir. Zaman, insanları sürükler. Ama aşırı hızlı büyüyen daha hızlı kurur –derinlik olmadan yükseklik olmaz.

Bir “fevkalâdelik”ten diğerine bu sıçramadan sonra (bende ağır çekimle görülebilir bu) “arzum” yani beni ileri iten iç gücünün anlamı yine değişti. Ancak bugün arzuladığım şeyi, daha önceki arzularımda olduğu üzere (eğer öyleyse) ortaya koymak kolay değil.

Aslında insan değişmez. Yani mutlu durumlardaki değişim, insanın daha iyi öğrenip, aynı zamanda yukarı ve aşağı doğru yol almasıdır – eşzamanlı olarak “yukarı”ya (“yüksek”e) ve “aşağı”ya (“derinlik”e). Genişleme, onurlu dinginlik bu yeteneğin doğal sonucudur.

Her ne olursa olsun, bugün benim arzum “daha ileri! daha ileri!” olmaktır. Müzisyenlerin dediği gibi çokseslilik. Aynı zamanda: “öykü” ile “gerçeklik”in bağlantısı, Dış gerçeklik değil – köpek, anahtar, çıplak kadın -, resimsel araç ve “gereçler”in “özdeksel [maddi]” gerçekliği. Bu gerçeklik, teknik araçların da dahil olduğu ifade araçlarının tümüyle değiştirilmesi isteminde bulunmaktadır. Bir resim, tüm araçlarının kusursuz birlikteliğidir. Gereksindiğim şey ne “Kül Kedisi” öyküsü, ne de “figüratif” “fantastik”; yalnızca ve özellikle resmin anlatabildiği resimsel öyküyü istiyorum ben – kendi “gerçeklik”i ile. Dıştaki ayrışmayla iç dayanışma, çözülme ve parçalanmayla bağlanma. Dingin olanda kaygı, kaygıda dinginlik. Resimdeki “süreç” tuval yüzeyinde değil, “herhangi bir yerde”, “hayali” bir mekânda oluşmalı. “Yalan”dan (soyutlama!) gerçek konuşmalı. “Ben buradayım” diyen sapasağlam gerçek.

Penceremden görüyorum. Bazı soğuk fabrika bacaları sessizce orada duruyorlar; dimdikler. Ansızın, tek bir bacadan duman çıkmaya başlıyor. Rüzgâr büküyor ve her an rengi değişiyor dumanın. Tüm dünya başkalaştı.

1935

Çeviren: Mehmet Ergüven

Kaynak: “Defter Dergisi” sayı: 14, 1990.

28 görüntüleme0 yorum

Son Paylaşımlar

Hepsini Gör