Konduğunda Ölür Bu Kelebek / Mustafa Ziyalan

Geçen sabah uyandığımı, her şeyi elden kaçırdığımı, berbat ettiğimi sezdim bütün korkunçluğuyla. Sonra uyandım. Bu kez gerçekten. Olağan düşler karabasana dönüşüyor.

Ölüm yanıbaşımda yine. Elini yine sevdiğim birinin omzuna koymuş. Su altında gibiyim. Su ılık. Sık sık su yüzüne çıkmışcasına soluyorum. Yorgunum. Kafam karıncalanıyor. Yakınlarda rahatça anımsadıklarımı anımsayamıyorum. Kendimi çaresiz hissediyorum. Sabahları olağandan erken uyanıyorum.

Geçmişimdeki benzeri dönemlerden sesler kafamda uçuşuyor: "Bu kadar olacak", "Bu istimbot buraya kadar", "Şimdi metin olman lâzım", vb. Bir de: "Konduğunda ölür bu kelebek".

Bütün bunlara ruhsal çöküntüye (depresyona) özgü (depressif) birer bulgu olarak bakabilirim. Ama kapkara, som, saltık bir örüntü, bir sendrom (örneğin "Major Depressive Disorder") oluşturmuyorlar. Öyle bir çöküntüde değilim. Merak ediyorum: Kafamda dolaşan sözcükler, tümceler, dizeler de çöküntüye özgü birer bulgu olabilir mi? Sanmıyorum. Tam da tersine, olsa olsa benim dışımda gelişen olayların, olası bir ölümün karşısında zorlanmak gibi görülebilecek bir sürece karşı beni birer tılsım gibi koruyor, bana odak, güç, direşkenlik bağışlıyorlar. Öyleyse sözcükler, dizeler benim için birer başa çıkma, savunma aracı; şiir benim için bir bilgi, bir yaşama biçimi olmanın yanısıra, kimileyin de bir savunma düzeneği.

Duruma psikiyatrik tanı açısından bakmak olan biteni "teşhis" ederek, adlandırarak herşeyi daha anlaşılabilir, daha kavranabilir, daha başedilebilir kılabilir. Çözümler, sağaltım (tedavi) açısından daha bir umut uyandırabilir. Gerçekten de özellikle ruh sağlığı alanından kişiler arasındaki iletişimi kolaylaştırmak, tanıyı, sağaltımı daha bir anlaşılır, daha bir tutarlı biçimde uygulayabilmek açısından adlandırmanın büyük önemi var. Gelgelelim, kişisel deneyim açısından bakınca iş o denli basit değil. Kişiyi, onun öznel deneyimini hesaba kattığınız sürece de ne kişiye, ne de yarattıklarına yalnızca klinik bir serinkanlılıkla bakabilmek olası.

Asur söylencelerinden bu yana yazılı, sözlü, dinsel ya da dinsel olmayan birikime bakınca ruhsal çöküntünün tarihi, izleri görülüyor. Kapkara, kopkoyu bir geceden neredeyse kişiliğin parçası olmuş süreğen bir keyifsizliğe dek "depressif"in değişik renkte, değişik sertlikte türleri var. Örneğin daha yenilerden Hölderlin'e –o deminki- serinkanlılıkla bakınca, sevdiği kadının –"Diotima"nın- ölümünden sonra varsanılarla giden, gerçeklik değerlendirmesinin (reality testing) belirgin biçimde bozulduğu –"psikotik" özellikleri olan- bir ruhsal çöküntüye girdiği düşünülebilir. Ozan bu sürece koşut olarak kulesinde inzivaya çekilmiş, yazdıkları gitgide tirfillenmiş, dağılmıştı. Son yazdıklarına baktıkça şunu sormadan edemem: Artık Hölderlin'in gücü kuvveti her anlamda tükendiği için mi yaratısı bu hale geldi, gitgide bir taslak aşamasında takılıp kaldı, yoksa ozanın düşünceleri, düşünce süreçleri iyice yoksullaştığı, cılızlaştığı için mi bu bilmecemsi sözcük dizileri doğdu? Bilmek çok güç. Bir yandan Hölderlin'in içine düştüğü iç parçalayıcı, uçurumsu durumu sezip de ürpermemek, üzülmemek elimde değil; öte yandan -hele yazdıklarına ondan olabildiğince bağımsız birer ürün, birer metin gözüyle bakabildiğim kertede- oluşma süreçleri ne olursa olsun bu şiir parçalarının, taslaklarının ozanın yazdığı en ilginç parçalar olduğunu düşünmeden edemiyorum.

Ruhsal çöküntüye giriş ya da öyle bir durumdan çıkış, hele o durumun dışından bakılabildiğinde algılarımızın aslında -çökkün olmadığımızda da- ne denli öznel olduğunu, mizacımızdaki değişimlerin bu algılama biçimini nasıl kökten etkilediğini, belki daha da önemlisi aynı evreni farklı biçimlerde algılamanın olasılığını imliyor olabilir. Örneğin Celan ve Bachmann'ın yazdıklarıyla kimileyin azan bir ruhsal çöküntü durumu arasındaki, bir kısır döngüye dönüştü dönüşecek bir etkileşimi sezmek olası. Ama ağır bir ruhsal çöküntü durumunun o Styron'un sözettiği "görünebilir karanlık"ıyla, düşünce süreçlerinde neden olduğu yavaşlamayla, yolaçtığı zihinsel zayıflamayla, vb. kişinin içinde görece özerk bir alanın varolmasına, orada yeterince güçlü, ışıltılı, pırıltılı bir üretim sürecini besleyip sürdürmesine izin vereceğini düşünebilmem güç. Yine örneğin andığım iki ozanın yaşamlarına bakarak ruhsal çöküntü durumlarının –kimileyin iki uçlu bir durum, bir "manik-depressif" hastalık bağlamında ortaya çıksalar da- neden olduğu intiharları, ölümleri, bunların şiire, yazıya, sanata nelere patladığını da acı acı düşünmeden edemiyorum.

O zaman ağır bir ruhsal çöküntü durumuna ilişkin sanat, özellikle de yazın ürünlerinin çoğunlukla o durumun dışında –en kabadayısı öncesinde ya da sonrasında- üretilmiş olması çok da şaşırtıcı değil. En aşağıya –dibe- indiği anda -yeniden çıkacak bile olsa- duruyor salıncak, dahası depressif durumlarda orada takılıp kalıyor.Bereket yazmak, yaratmak, bir ürün verebilmek için illâ da yoksulluk, yoksunluk, acı, kahır gerekmiyor.

O zaman yine de Karadeniz'de gemileri batmış olmanın, kafası bozuk olmanın ötesinde düpedüz "depresyon"da olmadığıma sevinebilirim. Okumayı, aklıma gelen sözcükleri, dizeleri, tılsımları içimdeki o görece özerk alanda belki de çevrelerinde başka sözler, sözcükler toplanacağını umarak evirip çevirmeyi sürdürebilirim. Cam üfler gibi, ham sözü tornaya çeker gibi, misket oynar gibi, keten helvası gibi.

40 görüntüleme0 yorum

Son Paylaşımlar

Hepsini Gör